Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
EĞİTİM ÜZERİNE BAZI GÖRÜŞLER-2012 -2-
Köşe Yazısı Tarihi : 15-05-2012       
Mehmet Tekin
guneydekultur@hotmail.com

( Dinar Yazıları )
Bugüne kadar ülkemizde sisteme yönelik tümüyle yerli ve kapsamlı eğitim araştırmaları yapılmamış, hep başka ülkelerin araştırmaları kullanılarak sistemlerinden taklit yoluyla model geliştirilmeye çalışılmış, ama bunların hiç biri sürekli olmamıştır. 1960 sonrası değişiklikleri, geçmişteki uygulamalar bir yana atılarak ezbere yapılmış, 12 Mart sonrasında yine “bilimsel” adı altında sistemi düzeltmek yerine allak bullak eden emrivaki ve dayatmacı uygulamalar ve değişiklikler yapılmış, burada 25 yıllık gelişme hedefleri konmuşken, kredili sistem konusunda hiçbir veriyi dikkate almayan uygulamalar yapılmış, 1997 yılında 25 yılın tecrübelerini hiç kaale almayan dayatmacı sistem değişiklikleri uygulanmıştır. 2012’de gerçekleşen 4+4+4 sisteminin ele alınışı da farklı değil. Bunun devamı olarak gündeme getirilen ve lisenin süresinden önce bitirilebilmesi düşüncesi de aynıdır. Padişahlık düzeni ya da askeri kışla düzeni gibi “yapılacaaak, yap!”, veya sonra “ben yaptım oldu” yaklaşımlarıyla ne problem çözülür, ne de gelişme olur.
Milli Eğitim Bakanı bir ara “duvarsız okul” gibi bir kavram kullandı İsveç’i örnek gösterdi. Yine aynı yanlış yapılıyor. Sistemi kendiniz üreteceksiniz. İsveç nere, Türkiye nere? Üstelik İsveç’in iklim, tarih, coğrafya, insan yönlerinden bize benzeyen yanı da yok. Sonra Duvarsız Okul ya da Açık Sınıf da tarif edilen şey değil. Bu konunun farklı şekillerde de olsa önce İngiltere’de sonra 1960’lı yıllarda ABD’de uygulandığını ve özellikle sınav sistemi ve yarışma düzeninin baskısı yüzünden, ailelerin de etkisiyle başarısızlığa mahkum edildiğini 40 sene önce bir yazmıştık.
Okullarımızda ödev konusu hiç değişmeyen bir problemdir. İyi hazırlanmış, seviyeye uygun bir ödev öğrenmeye ve başarıya olumlu katkılarda bulunur. Ama eskiden beri ödevler öğrenmek için değil, oyalamak için verildiğinden yetişme bir yana riya ve yalan kaynağı olur. Bunların çoğunu da aile yapar. Öğretmen ödevin öğrenci tarafından yapılıp yapılmadığına hiç dikkat etmez. Saatler süren ve seviyenin üstünde ödev bir eğitim yöntemi değildir, onu veren de eğitimci değildir. Birkaç yıldır bir de “performans ödevi” çıktı. Bu ödev sözde öğrencilerin kazandıkları bilgileri günlük hayatta ne ölçüde kullanabildiklerini belirlemek için konulmuştur. Ama performans ödevi, Türk milli eğitim sisteminde yabancı ad verilen ve bu adı verenlerin de eğitim seviyesini gösteren bir garabet örneğidir. Türkçe karşılığı varken bu kelimeyi hangi beyin fakiri bulmuştur bilinmez. Bu amaçla öğretmenler özel bir eğitimden geçirilmemiştir. Hazırlık yoktur, kontrol yoktur, değerlendirme yoktur. Bu sistem kimin sistemiyse ona iade edilsin. Ya çocuklara, kendilerinin yapabileceği adam gibi ödevler verilsin, ya da vazgeçilsin, çocuklar rahat bırakılsın.
Bu konuda ne zaman yerli bir sistem bulunacak, meçhul. Amerika’da şöyle, Finlandiya’da böyle… laflarıyla ömrümüz geçip gidiyor. Kimse Japon sistemine yanaşmıyor ve daha da kötüsü “bizim” diyebileceğimiz bir sistemden mahrumuz. Sistemi olmayan yerde sitem de matem de eksik olmaz. Tarihi sistemlerimiz analiz edilmediği gibi, 70-80 yıl önceki denemeler de göz ardı edildi. Bugün de eğitim bizde nasıldır ve nasıl olmalıdır, çözüm nedir, onu söyleyen yok. Herhalde bu yüzden, okullarımızda verilen eğitim, bırakın üst düzeylere çıkmayı, “bilgi” seviyesinden bir santim yukarı çıkmıyor. Sistem sürekli sulandırılıp, çıta düşürülüyor. Taviz üstüne taviz. Öğrenci sınav hazırlığı için 20 gün, 40 gün okula gitmiyor ve bu meşru sayılıyor. Bu resmi laubalilik veya velilere rüşvettir. Oldu olacak, okulları kapatın, yapamadınız, herkesin geçeceği bir sınav sistemi kurun, herkes başarılı olsun. Bu belki başarı seviyesini zahiri olarak yükseltir, ama gerçek başarıyı düşürür. Faturası da millete çıkar.
Son olarak, her aklına esenin ahkâm kestiği, Türkiye’yi ziyaret eden devlet adamlarının, başka hiçbir konu yokmuş gibi ortaya attığı bir konuya dikkat çekmek istiyorum: Heybeliada Ruhban Okulu. Gevşek beyanlara bakılırsa Patrikhane Ruhban Okulunu bağırttıra bağırttıra açtıracak, ama herhalde uygun zaman bekleniyor. Herkes konuşuyor, herkes bir şeyler söylüyor. Millet namına ihsanlarda bulunuluyor. Yunanistan’ın Nato’ya dönüşü aynı dayatma ve tutum sonucu gerçekleşti. İlkeli olmayı bir türlü ilke haline getiremedik. Bu tür manevralar ve gevşeklikler yüzünden kimse Türkiye’nin sözünü ciddiye almak istemiyor. Hem Ruhban Okulu’ndan Obama’ya ne, Yorgo’ya, bilmemkime ne? Çok lâzımsa, bu ihtiyaç herhangi bir Hıristiyan ülkede giderilebilir. Ama bu Türkiye’nin konusuysa, bıraksınlar Türkiye karar versin. Bu Okula izin verilecek de Avrupa Türkiye’yi AB’ye mi kabul edecek? Asla. Tek dayanma noktası bu kaldı: Çünkü “Türkiye her istenileni verdi, her denileni yaptı. Bunu da yaptırırız” diyorlar.
Türkiye’de kimse Ruhban Okulu’na karşı değil, açılsın. Ama Türkiye’nin kanunlarına göre açılsın ve “ekümenik otorite”nin tecelli ve nüfuz arttırma yeri değil, Türk eğitim sistemi içinde, diğer yükseköğretim kurumlarıyla aynı statüye sahip bir kurum olarak çalışsın. Türkiye’nin bunu istemeye hakkı vardır. Bugüne kadar anlaşmalarla verdikleri taahhütlerin hiçbirine uymayan komşularımızın, AB üyelerinin ve ABD’nin bu konuda söz söyleme hakkı yoktur, olmamalıdır. İpin ucu kaçarsa, içinde olmadığımız AB’nin -gümrük konusunda olduğu gibi- dayatmalarının yeni bir Islahat Fermanı’ndan farkı kalmaz.
Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları

Hep Aynı Kısır Döngü.
Muhterem Mehmet Abim. evvela hürmeter.
Eğitimle ilgili yazılarınızı takib ediyorum. Sizinde üstüne basa-basa beirttiğiniz gibi hep aynı kısır döngünün içindeyiz. Kendi milli karakterimize uygun tedrisat usulünü belirlemede basiretsiz ve günü kurtarıcı tavırlar takınmamızdan dolayı, biz büyük ihtimal 50 yıl sonra da bunları konuşuyor olacağız.
Eğitim olarak memleketimizin asıl meselesi; diplomalı adamlar üretmek olmamalı. Her insana Allah'ın bahşettiği kabiliyetler ve hususiyeltleri esas alan bir uzmanlığa dayalı sistem olmadıkça milyonlarca zeki ve kabiliyetli vatan evladı sevmedikleri ve ehil olamadıkları işlerle ömür tüketiyorlar. Sırf iş imkanı var diye fakültede bir bölüm seçerler. Misali kendimden vereyim. Öğrencilik yıllarımda başarılı bir talebe idim. buna siz de şahitsiniz hatırlarsanız. İçimde sanat okuma aşkı yandığı halde etrafımdakiler beni hep o bilindik mesleklere yönlerdirdiler. Yani; hukuk, askeriyei siyasal v.s. Hatta sanat okumak istediğimi söylediğimde o çok bilenler bana 'senden adam olmaz' diyerek bütün dünyamı yıkmışlardı. Kaderin hükmüne bakın ki ben 27 yaşından sonra gurbette, Londra'da sanat okudum, başardım, şu andaki sıfatımsa Yüksek mimar(Türkiyede bilinen haliyle). Amacım burda kendimden bahsetmek değil. Ben o milyonlarca kurbandan biri idim. Her yıl memleketimde uygulanan okul seçme, yerleştirme, at yarışı sınavlarını haberlerden okurken bir kez daha içim sızlar. Bunun vebali aceb kimin omuzlarımda. Bir yığın mutsuz doktorlar, avukatlar ve askerler, mühendisler ordusu mezun olur okullardan. Acaba kaç tanesi bu mesleklere kabiliyetli ve ehildir. Osmanlı zamanında uygulanan kıyafet ilmi esas alınarak yapılan tasnifler hep isabetli olmuştu. Modern cumhuriyet hep başkalarının kırıntılarını alıp kendine misal eyledi. Bu basiretsizlikle biz daha çoook gençlerimizi iğdiş ederiz de memlekette kath-ı rical durumu hep söz konusu olur.
Derdimiz aynı ama çareler konusunda anlaşamıyoruz ülke olarak.

Konfüçyus'un dediği gibi
'3 türlü doğru vardır
Senin doğrun
Benim doğrum
Ve doğrunun ta kendisi'
Mevla bizleri doğrunun ta kendisi ile tanışanlardan eylesin.

Selametle

Veli Şanlı ( 05-07-2012 / 15:17:37 )

Veli Şanlı
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları