Dinar Haberleri Websitesine Hoşgeldiniz.
1913 PARİS ARAP KONGRESİ VE GÜNÜMÜZ*
Köşe Yazısı Tarihi : 20-12-2012       
Mehmet Tekin
guneydekultur@hotmail.com

( Dinar Yazıları )

Eskiden beri “Tarihin  tekerrürden ibaret olduğu” söylenegelmiş, buna karşı “ders alınsaydı tekerrür mü ederdi” itirazı ileri sürülmüştür. Bugünkü duruma baktığımızda iki sözün de haklı olduğunu görüyoruz. Çünkü tarihi gelişmeleri ve mevcut durumu değerlendirdiğimizde, görüyoruz ki, geçmişten ders almamışız. Aşağıda vereceğim örneği günümüze uyarlarsak neyi kastettiğim herhalde daha kolay anlaşılır.  Çünkü 100 yıl önce yaşanan olaylar sanki yeniden tekrarlanıyor.

 

Temmuz 1908’de Osmanlı başkentinde 2. Meşrutiyet ilan edilmiş, padişah değiştirilmişti. Bu değişiklik Suriye’de sevinçle karşılandı. Sanki Osmanlı idaresinden kurtulmuşlardı. O dönemde Suriye milliyetçilerinin  imparatorluğun resmi dilinin  Türkçe olmasına bile tahammülleri yoktu.  Her fırsatta Suriyelilerin  devlet işlerinden ve yüksek ordu makamlarından mahrum bırakıldığı ileri sürülüyordu. Bu telkinler  tarihte ilk defa olarak Suriye’li Hıristiyanlarla Müslüman arapları bir gaye etrafında birleştirdi.

Bunlar, aynı zamanda sömürgeci devletlerle temas halindeydiler ve bu devletlerin tahrikçi elemanlarının kulaklarına fısıldadığı aldatıcı gayeler peşine  düşerek idarede bazı  değişiklikler ve adem-i merkeziyet talep ediyorlardı. Suriye güya devletin “en medeni ve gelişmiş” eyaletiydi ve memuriyetlerin dağıtımında  bu gelişmişlik göz önünde bulundurulmalı, vergilerin tahsil ve taksiminde Suriye’nin durumu dikkate alınmalıydı. (Ne garip bir iki yüzlülüktür ki, bu lafları sarfedenlerin çocukları, 70-80 yıldır tarih kitaplarında Osmanlı’nın Suriyeyi sömürüp geri bıraktığını okutmaktadır.) Onlara göre memlekete -yani Suriye’ye- belirli ölçüler dahilinde özerklik tanınmasının zamanı gelmişti!

Bu dönemde Arap Gizli Cemiyetleri,  Arap milliyetçi hareketi ile iyi ilişkilerini sürdüren, onları destekleyen Fransa’nın  bu cemiyetleri örgütlediler. Bu destek ve kışkırtmaların bir sonucu olarak 1913 yılında, tam da  Balkan Savaşı denen yangının ortasında, Paris’te bir “Arap Millî  Kongresi” toplanması kararlaştırıldı. (Arap Kongresini Beyrut’ta yapacaklardı, ama Hükümet izin vermedi.) Bu kongrede Osmanlı Devleti’ne karşı izlenecek siyaset ile “Osmanlı boyunduruğundan” kurtulma çareleri tartışılacaktı.

 

Paris Arap Kongresi: Arapların II.Meşrutiyet döneminde düzenledikleri siyasi faaliyetlerin en önemlisi olan Paris Arap Kongresi’dir. Bu kongre, Arap Cemiyetlerinin (ki bunlar, adı ne olursa olsun,  ortak amaçları  Arap tebayı Osmanlı’dan ayrılma amacına hizmet ediyordu, ama yarın ne olacağı belli değildi!) tek tek başarıya ulaşamayacağının anlaşılması üzerine, gayretlerin birleştirilmesi, Osmanlı siyasetine karşı izlenecek ayrılıkçı yolun bulunması ve bu fikrin evrensel boyutta gerçekleştirilmesi amacıyla toplanmıştı.

 

Düzenlenmesinde Vehhabilerin lideri İbn-el Suud’un ve Mekke Şerifi Hüseyin’in başı çektiği bu toplantıyı El Fetat Cemiyeti organize etmişti.  Hazırlıkları  Nisan 1913’te tamamlandıktan sonra hemen  davetiyeleri çıkarılan bu kongreye Beyrut Islah Cemiyeti’nin, Kahire Adem-i Merkeziyetçilerinin, Irak ayrılıkçılarının, Amerika’ya göç eden arapların, El Fetat Cemiyeti’nin ve İstanbul’dan “El Münteda el-Edebi” adlı Arap cemiyetinin temsilcileri katılmıştı.

Kongrenin Paris’te yapılacağı öğrenilince İttihatçı yöneticiler  kongrenin yapılmasına engel olmak yerine bir anlaşma  zemini bulmak için parti sekreteri Mithat Şükrü’yü Paris’e gönderdiler.

13 Haziran 1913 günü Paris’te Coğrafya Enstitüsü salonunda Abdulhamit Zöhravi başkanlığında toplanan ve 6 gün süren  kongreye 11 Hristiyan, 14 Müslüman olmak üzere 25 delege katıldı.

 

 

 

 

 

 

Kongrede alınan kararlar:

 

1.Osmanlı ülkesinde gerçek ıslahatların yapılması gereklidir. Bu ıslahatlar süratle yapılmalıdır.

2.Arapların siyasi haklardan tam olarak yararlanmaları şarttır. Bu da merkezi idareye fiili olarak katılmaları ile mümkündür.

3.Bütün Arap vilayetlerinde ihtiyaçları ve bölgenin şartlarını göz önüne alan adem-i merkeziyetçi idareler kurulmalıdır.

4.Beyrut Islahat Komitesi’nin 31 Kânunsani 1913’te onaylayıp sunduğu ıslahat layihası (Vilayet Umumi Meclisi’nin haklarının genişletilmesi, yabancı müsteşarlar tayini istekleri.) derhal uygulamaya konulmalıdır.

5.Arapça Meclis-i Mebusan’da geçerli bir dil olmalı, ayrıca  Meclis-i Mebusan, Arapçanın Arap vilayetlerinde resmi dil olması için karar almalıdır.

6.Zorunlu haller dışında askerlik hizmeti mahalli olmalıdır.  Bu zorunluluğu belirleyecek makam Harbiye Nezareti’dir.

7. Kongre, Osmanlı hükümetinden, Lübnan Mutasarrıflığının maliyesini iyileştirmesi için  tekeffül altına alınmasını rica etmektedir.

8.Kongre, Osmanlı Ermenilerinin  adem-i merkeziyet  doğrultusundaki isteklerini tasvip etmektedir.

9.Bu kararlar ayrıca  Osmanlı Devleti’ne  dost hükümetlere de bildirilecektir.

Kongreye katılanlara göre bu kararlar Osmanlı araplarının siyasi programıydı. Alınan kararlar uygulanmadığı takdirde hiçbir cemiyetin üyesi Osmanlı hükümetinin verdiği görevi kabul etmeyecekti. Onlara göre, kongreye katılan Arap milliyetçileri kendilerini sadece Osmanlı sınırları içindeki Araplardan sorumlu kabul ediyor, diğer Arap bölgeleriyle ilgilenmiyorlardı ve  Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılmak istemiyor, sadece sistemde bazı değişiklikler istiyorlardı!.

 

Kongre kararları önce 30 Haziran’da bir heyet tarafından Fransa Hariciye Bakanına sunuldu. Bakan, Arapların isteklerini tasvip ettiklerini, Avrupa’da büyük bir sevinçle, ama Osmanlı aleyhine  olmayacak şekilde  (çünkü  Fransızların  Osmanlı ülkesinde büyük çıkarları vardı.Osmanlı ekonomisinin özel sektöründeki yabancı sermayenin % 45’i ve Osmanlı Kamu borçlarının %60’ı Fransızlara aitti. Devletin  yıkılması Fransa’nın işine gelmezdi) Suriye’nin avukatlığını yapmaya hazır olduklarını ifade etti. Kararlar aynı gün Osmanlı Hükümetine sunulmak üzere Paris’teki Osmanlı sefaretine takdim edildi.

 

Hükümet ne yaptı?

 

        Kongreden sonra Parti Sekreteri Mithat Şükrü yanına üç Arap temsilci alarak İstanbul’a döndü. İki aylık bir çalışmadan sonra  Dahiliye Nazırı ile  El Münteda Cemiyeti Başkanı  Abdulkerim el-Halil arasında, Adem-i merkeziyet, işlemlerde Arapçanın kullanılması, idarede, mecliste arapların temsili ve askerlik gibi konuları içeren 12 maddelik bir mutabakat metni imzalandı. Bu mutabakat metninin uygulanmasını içeren esaslar Dahiliye Vekili tarafından vilayetlere tebliğ edildi. Bundan sonra ilişkilerde  olumlu gelişmeler oldu.          

           

 

Bunun ardından, 1913 Ramazan ayında bir iradei seniye yayınlanarak, bu mutabakatın vakıflar, dil ve askerlikle ilgili hükümlerine ilişkin düzenlemeler yapıldı. (Bir örnek olarak, halkın çoğunluğunun arapça konuştuğu bölgelerde bu dil ile yazılı dilekçelerin kabulü, mahkemelerde arapçanın kullanılması, okullarda öğretimde arapçanın kullanılması kabul ediliyordu.) “Dil giderse il gider” gerçeğini idrak edememiş İttihatçı yönetimin elindeki Devlet her tavizi vermiş, adeta her isteklerine boyun eğmişti. Araplar  bu anlaşmanın kabul edildiği  tarihi bir dönüm noktası kabul ediyorlardı.

 

 Ancak daha uygulamalar başlamadan 1. Dünya Savaşı başladı ve olağanüstü şartlar altında iç konular ikinci planda kaldı. Araplar bunu da kullanmayı bildiler. İttihatçıların bu anlaşma şartlarını ihmal ettiklerini ileri sürerek bir adım daha attılar ve gerçek amaçlarını açığa vurarak kurtuluşu ayaklanma çağrısı yapmakta buldular. Çünkü uzun süredir yabancı devletlerin misyoner ve ajanları bölgede cirit atıyor, bölge için için kaynıyordu. Bölgeye atanan idareciler yetersiz olduğundan bu gelişmelere engel olacak idare yoktu. Devletin itibarını sarsacak herşey yapılıyordu.

 

Bu kadar ayrıntı yeter. Kendilerini yöneten yabancıların istediği şekilde ayaklandılar, çok acılar yaşandı. Sonuç malûm. Arap bölgeleri bizden koptu ve hepsi de onları bizden koparanların sömürgesi oldular. Bu da yetmedi, ağalarının talimatlarına uyarak Osmanlı’yı ve Türk’ü her fırsatta kötülediler. Bunların içinde de Türkiye’nin başını en çok Suriye ağrıttı. Son yıllarda Türkiye her şeyi unutup dostluk elini uzattıysa da, bu ülke “aslına rücû etmeyi” tercih etti.

 

Arapların 1913’te ve daha sonra ileri sürdükleri istekler 1925 yılında Doğu Anadolu’da çıkan isyan sırasında da ileri sürüldü. Son birkaç yılda da ana dilde eğitim, özerklik, özgürlük, demokratik haklar vs. şeklinde tekrar dile getiriliyor.  Görüşmeler yapılıyor, tavizler isteniyor, adeta devlet bir pazarlığa zorlanıyor.(Hatta bazı adımlar atıldı bile...) .“Türk” adına, kimliğine tahammülsüzlük ve ayrılıkçı söylemler kışkırtılıyor, destekleniyor, bir şuur tutulması yaşanıyor ve birlik, bütünlük ruhunun zorla ve bilinçli olarak parçalanmaya çalıştığı şu ortamda insan sormadan edemiyor:

 

Acaba yine başa mı dönüyoruz? Tarih tekerrür mü ediyor?

 

*Mehmet Tekin, Komşu Penceresinden Suriye, 1998, s.62-64

 

Yazıyla İlgili Ziyaretçi Yorumları

Daha önce yazdığım cevaplar uçup gitti. Şimdi çok kısa ve yorumsuz yazıyorum.
yazının çok kalmasının sebebi, benzer problemlerin aynen yaşanması, katlanarak devam etmesidir.
Soruya gelince: Geçmişi, geçmiş hükümetleri kötülemek, baltayı kendi ayağına vurmaktır. 1919-20 yıllarında İtilaf hükümetleri İttihatçıları kötülüyorum, ermenilere yaranacağım diye mahkemeler kurmuş, bugün yaşadığımız ve bütün dünyanın kabul etmeye başladığı, bizim aydın geçinenlerimizin de alkış tuttuğu "soykırım" safsatasına belge hazırlamıştır. Bu yetmiyormuş gibi, bugün mecra değişmiş, bu alana yeni problemler sunulmuştur. 1990'lı yıllarda okul kitaplarımızda, programlarımızda uygulanan AB kaynaklı ve Dünya Bankası destekli projelerle millî motifler, Türklük kavramları, mefahirimiz ayıklanmış, iğdiş edilmiş, ama diğer Avrupa ülkeleri bunun zerresini dahi yapmamıştır. Şimdi de Türklük üzerine tartışma açılıyor, Anayasadan bile çıkması ihtimalinden söz ediliyor. Ülkede yaşayan bütün unsurları ayrılmaz bir parça olarak alan, fark gözetmeyen Türklükle, Türk milletiyle kimin bir derdi olabilir ve amacı nedir, düşünmeye değer.
Yazının görevi burada bitmiştir. İlginize teşekkür ederim. ( 01-03-2013 / 17:22:49 )

Mehmet Tekin

Sayın yazarımıza şunu sormak istiyorum bu günkü iktidarın zihniyeti ittihatçıları sürekli suçlamaya dayalıdır.Bu gün ittihatçıların yaptığı tarihi hataları tekrarlamak kendilerine nasip oldu dersek doğru bir değerlendirme yapmış olur muyuz? ( 21-12-2012 / 21:36:57 )

Ibrahim Yılmaz

Değerli ağabeyim MehmetTekin;
yazınızı okudum şöyle arkama yaslandığımda,;"dil giderse il gider" sözü,cümlesi zihnimde takılı kaldı.
Gerçekten Osmanlının parçalanma sürecindeki akıl tutulmasını bugün aynen yaşıyor olmak bana acı veriyor.Allah akıl fikir versin demekten başka ne denilebilir ki.Bir söz söylemek gerekirse ki gerekiyor;
"Ey Türk titre ve kendine dön.
Üstte mavi gök çökmedikçe,yerde yağız yer delinmedikçe,senin ilini ve töreni kim bozabilir." Diye haykırmamız,bu şuurda olmamız lazımdır diye düşünüyorum.
Saygılarımla.
( 21-12-2012 / 12:43:44 )

Yaşar Sağlam
  Ziyaretçi Yorumu
 
Bu Yazarın Diğer Yazıları